<
Make your own free website on Tripod.com

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Düz Yazıları

 

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu (1929-1992)’nun şiirleri üzerine yüksek lisans tezimizi hazırlarken Hocam Prof. Dr. Sadık Tural’ın önerileri ve yönlendirmeleri doğrultusunda geniş bir kaynakça araştırması yapmış ve bu araştırmalarımız sırasında, Niyazi Yıldırım’ın kitaplarına girmemiş yüzlerce şiirleriyle birlikte, birkaç cilt oluşturabilecek çoğunlukta fıkra, deneme, araştırma ve söyleşi özelliği gösteren düz yazı örnekleri  ile karşılaşmıştık. Kültür ve sanat çevrelerince, özellikle genç nesil tarafından Niyazi Yıldırım’ın sadece şairliği ile tanınmış olmasında önemli etkiye sahip olduğunu düşündüğümüz düz yazı ürünlerinin kitaplaştırılmamış olması bu yazıyı kaleme almamızı zorunlu kılmıştır. Şair Niyazi Yıldırım’ın yazarlık yönünü biraz olsun tanıtabilmek, yazılarının dağılımı ve içeriği konusunda kısa bilgiler sunmak bu makalenin başlıca amaçlarından biridir.

Niyazi Yıldırım’ın şairliği her zaman için öncelenen bir özelliktir. Onun, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde “destan şairi” olarak tanımlanan birkaç şairimizden biri olma başarısını göstermesi bu nitelemede oldukça önemli bir paya sahiptir. Küçük yaşlarda şiir yazmaya başlaması edebiyat dünyasına ilk adımını şiirleriyle atması, başlıca ödüllerini şiirleriyle alması bu tanımlamaya yol açan diğer etkenler arasında gösterilebilir.

Bununla birlikte, Niyazi Yıldırım’ın ilk düz yazısının yayımlanmasını, şiirleri kadar daha eski bir tarihe yaslayamasak da 1950’lere kadar götürmek mümkündür. “İftiraya Kurban Gidenler” adını taşıyan bu ilk yazısında köy enstitüsü mezunlarına yönelik eleştirileri, Akçadağ Köy Enstitüsü mezunu olmanın yüklediği sorumluluk duygusu ile cevaplandıran Niyazi Yıldırım’ın uzun bir süre bu yazısından başka düz yazısına rastlamayız. Yaklaşık on bir yıl sonra, askerlik görevini tamamlayıp, yeniden öğretmenliğe dönüşünü takip eden 1961 yılının 1 Temmuz’unda onu Elazığ gazetesinin yazarları arasında buluruz. Günlük gazete yazarlığı ile yapılan bu başlangıçla artık o, ölümüne değin yöresel veya ulusal gazete yazarlığını ara vermeden sürdürecektir. Niyazi Yıldırım, Elazığ’ın en çok okunan dört gazetesinden biri olan Elazığ gazetesinde kendisine ayrılan “Kopuzdan Ezgiler” köşesinde şiirlerle birlikte daha çok bölgenin ve şehrin sosyal ve kültürel sorunları başta olmak üzere bir çok sorunları gündeme taşır, onları eleştirir, tartışır ve öneriler sunar. Daha çok güncel sorunların ve konuların işlenmesi buradaki yazıların büyük bir çoğunluğunu “fıkra” olarak nitelendirmemizi zorunlu kılmaktadır. Niyazi Yıldırım “8. Dönem İlköğretim Müfettişlik Kursu”na katılmak için Elazığ’dan ayrılmasıyla Elazığ gazetesindeki son yazısını 22 Eylül 1965’te yazar. Böylelikle bu gazetede başta “fıkra” olmak üzere toplam 147 yazısı yayımlanmış olur.

Niyazi Yıldırım’ın ikinci durağı Devlet’tir. Haftalık siyasî bir gazete olan Devlet, 4 Mart 1974 tarihli ve 226 sayılı nüshasında Niyazi Yıldırım’ı gazetenin yazar kadrosunda göstererek “Türk milliyetçilerinin yakından tanıdıkları ve şiirlerini büyük bir heyecan ve zevkle okudukları ülkücü destan şairi Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu gelecek sayımızdan itibaren Devlet’te yazı yazmaya başlayacaktır.” ifadeleriyle bu başlangıcı okuyucularına müjdeler. Gazetenin daha önceden duyurduğu gibi bir hafta sonra, 11 Mart 1974 tarihinde yayımlanan “Zam Üstüne” başlıklı yazısı ile bu gazetedeki çalışmalarına başlar. Elazığ’da olduğu gibi burada da kendisine ait bir köşesi vardır. “Meydan Dayağı” adını taşıyan bu köşesinde düzenli bir periyotta olmasa da toplam 11 yazısı yayımlanır. 3 Şubat 1975’e kadar yayımlanan bu yazılarında sanat ve kültür etkinliklerine değinmez, köşesine verdiği addan da anlaşılacağı üzere tamamen siyasî içerikli, eleştiri yazıları yazar.

Sanat, edebiyat, kültür sorunlarına ve konularına değindiği yazılarını Türk Edebiyatı ve Yeni Düşünce dergisinde yayımlama fırsatı bulan Gençosmanoğlu, bu dergilerdeki yazarlığını uzun süre devam ettiremez. Türk Edebiyatı ve Yeni Düşünce’deki kısa süreli yazarlık serüveni dörder yazısıyla noktalanır. Yazarlığa yöresel ve günlük gazetede adımını atan Gençosmanoğlu, bunu ulusal ve günlük gazetede olan Türkiye’de devam ettirir ve yazarlık macerasını söz konusu bu gazetede noktalar. Düz yazı örneklerinin büyük bir bölümünü Elazığ’dan sonra Türkiye’de veren yazarın, buradaki yazıları olgunluk dönemi eserleri olması yönüyle de diğerlerinden ayrılır. Kısa bir süre içinde gazetenin kültür sayfası editörlüğünü de üstlenen yazarın bu gazetedeki yazılarını çeşitlendirdiğini ve içerik yönüyle zenginleştirdiğini görüyoruz. Elazığ’da yerel sorunlara değinen yazar, Türkiye’nin kültür sayfasında 19 Mayıs 1989 ile 13 Ocak 1991 tarihleri arasında sanat, edebiyat ve kültür ile ilgili toplam 60 düz yazı yayımlar.

Yukarıda sözünü ettiğimiz gazete ve dergilerin dışında Yeni Fırat, Harput ve Doğu Türkistan’ın Sesi dergilerinde sayısı fazla olmamakla birlikte çeşitli yazılar yazdığı bilinen Niyazi Yıldırım’ın 230’u bulan düz yazılarını dört başlık altında değerlendirmek mümkündür:

Fıkra

Deneme

İnceleme-Araştırma

Söyleşi

 Fıkra

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun Elazığ gazetesinde çıkan yazıları başta olmak üzere bir çok yazısını, “gündelik konuları bir görüş ve düşünceye bağlayarak yorumlama”yı amaçlamasından dolayı, “fıkra” olarak değerlendirebiliriz. Bu bakış açısıyla onun “fıkra” özelliği gösteren ilk yazıları Elazığ’da çıkar. Yerel bir gazete olması nedeniyle Elazığ’da yayımlanan yazılarında genellikle o şehrin ve bölgenin sorunlarını ve konularını işler. Yazar kendini zaman zaman siyasî polemiklerin içerisinde bulmuş olsa da, sürdürmekte olduğu öğretmenlik mesleği onu daha çok şehrin sosyal yaşam ve eğitim sorunları, kültür ve sanat olayları ile sınırlamıştır.

Elazığ gazetesinde ele aldığı konu ve sorunların başında eğitimle doğrudan ilgili olanlar gelir. Elazığ’da kurulması düşünülen bir üniversiteden vazgeçilerek yerine teknik okul kurulacak olması ve üstüne üstlük bu teknik okula Malatya’nın da istekli davranması Niyazi Yıldırım’ın ilk yazılarında öfkeli bir üslûpla eleştirilir. “İlmi arayan, bulan geliştirip yayan ve bunları yapacak elemanı yetiştiren irfan ve fazilet merkezi” olarak gördüğü üniversitenin kurulmasındaki önemi vurgular ve bunun Elazığlılar için “Bâ’sü bâdel mevt” olarak değerlendirildiği üzerinde durur. Bu düşüncesini “Güle Damlar”, “Zavallı Bir Zihniyet”, “Rivayet-Dirayet” gibi daha birkaç yazısında yineler. Devlet eliyle Elazığ’da bir üniversite kurulma ümidini yitiren Gençosmanoğlu, bu yazılarından yaklaşık bir yıl sonra yazdığı “Bir Üniversite Kuramaz mıyız?” adındaki dört yazısında bu görevi Elazığlıların kendi öz kaynakları ile yerine getirebileceğini ispatlamaya çalışır. Ona göre “Elazığ, tarihî Harput’un manevî temelleri üzerine kurulmakla, ondaki ilim ve irfan sevgisini tamamen tevarüs etmiş, ilme karşı olan bu sevgi aşka inkılap ederek yıllardan beri bir üniversite hasretiyle yanmış tutuşmuştur.” Atatürk Üniversitesinin Elazığ’da kurulmasına ramak kalmışken bu önceliğini yitiren Elazığ’a bir üniversite kurulmasını, Elazığlıların elbirliği ile gerçekleştirebileceğini, “insanlığın meydana getirdiği medeniyet eserlerinin hepsi feragat ve fedakârlığa dayanır.” yorumlarıyla birlikte bu konuda ilginç önerilerde bulunur. Arsa bulma sorunu olmadığına göre, üniversite binasının Elazığlı mimarlar ve mühendisler eliyle projelendirilebileceği, 15 ilâ 60 yaş arasındaki her Elazığlının da bir veya iki gün çalışmayı göze almakla gerekli olan iş gücünü sağlayacağı önerileri bunlardan sadece birkaçıdır.

Gençosmanoğlu’nun gazete ve dergi köşelerinde dile getirdiği bir başka yerel konu şehirde gerçekleşen kültür ve sanat etkinlikleridir. 1960’lı yılların göstergelerine dayanarak Elazığ’ın halk eğitimi çalışmalarında Türkiye ortalamasının çok gerilerinde kaldığını, halka okuma ve yazma becerisini kazandırma ve bu becerilerini geliştirmede büyük yardımı olacağına inandığı “Okuma Odaları”nın çok azının Elazığ’da açıldığını, “halk kültürünü işlemek, zenginleştirmek ve gençleri kahve köşelerinden kurtarıp kültür hareketlerine karıştırmak amacıyla kurulan Türk Kültür Dernekleri’nin şubelerinden en hareketsiz olanının Elazığ’da” bulunduğunu iddia eder. Bu değerlendirmeler ışığında Elazığ’ı “Doğu’nun maddî kuraklığından bin kere korkunç, kaskatı bir manevî kuraklığın acıklı manzarası” olarak gören Gençosmanoğlu, başta şehir olmak üzere bölgeyi, bu olumsuzluktan kurtarma çabalarının gerekliliği üzerinde durur. Öncelikle durum tespitinde bulunan yazar, “Ucuzculuk Hastalığı”, “Dünkü Münazara Hakkında”, “Bir Açık Mektup Üzerine Düşünceler”, “Dinmeyen Ağrı” gibi daha başka yazılarında da Elazığ’ın Türkiye kültür grafiğindeki yerini yükseltme yönündeki değerlendirmelerini sunar.

Bölgenin ekonomik sorunları ve çözüm yolları üzerinde de duran Niyazi Yıldırım, bu bağlamda kalkınma girişimleri içerisinde önemli bir işlevi olduğuna inandığı ve “yerin şeklini havanın evsafını, memleketin kaderini, Türklüğün makûs talihini değiştirecek kudrette bir teşebbüs olarak övülmeye, alkışlanmaya değer” gördüğü Keban Barajı projesini destekleyen yazılar yazmıştır. Ülkenin tarım politikasındaki eksikliklerin ve yanlışlıkların yansımalarını Elazığ’da görmenin mümkün olduğunu söyleyen Niyazi Yıldırım, bu gibi sorunları “Tohum”, “Ziraî Tenezzüh Müdürlüğü” ve “Dut Bayramı” yazılarında dile getirir.

Günümüzde de hâlâ güncelliğini koruyan sağlık sorunları Niyazi Yıldırım’ın yazılarında da karşımıza çıkar. At vebasına yönelik aşı üretim faaliyetlerinde bulunan Viroloji Enstitüsünün çalışmaları aynı adlı yazıda ve “Viroloji Enstitüsünün Sergisi”nde, Akıl Hastanesi doktorlarının çalışmaları “Muhtaç Olduğumuz İnsanlar”da yer bulur.

 Niyazi Yıldırım, Elazığ ve çevresindeki sorunları bazen mizahî bir yaklaşımla gündeme taşır. “Sıtma Savaş Kurumu”nun hastalıkla mücadele çerçevesinde yaptığı mücadeleleri yetersiz bulan yazar, bunu “savaş, düşman akınlarını durdurmak ve onu yok etmek için yapılır. Düşman en azgın hücumlarına devam eder, her gün daha azarsa… O zaman yapılan, savaş değil, sünnet düğünü olur. Yaptığınız savaş olmadığına göre, halihazırda sizinle düşman arasındaki durum nedir? Sulh mu? Mütareke mi?” diye sorması, kirli tulumlar içinde satılan “imansız ayranı” “tulum oksit” olarak niteleyerek eleştirmesi bu ironinin güzel örneklerinden birkaçıdır.

Niyazi Yıldırım belli başlı bu konuların dışında, şehrin kanalizasyon, yol, su gibi daha bir çok sorunlarına değinmiş, bu konularda yöneticileri uyarma, halkı bilinçlendirme görevini gazetesinde kendisine ayrılan köşesinden yapmaya çalışmıştır. Bazen, bu yazılarında bugün bize ilginç gelebilecek, oldukça yadırgatıcı alışkanlıklardan söz eder, insanları bu tür davranışlardan uzaklaştırmaya çalışır. Sinema kapıları önünde bekleyip çıkanları seyreden kalabalıkları “Sinema kapılarında nöbet tutanların, kasap dükkanları önünde kuyruk sallayanlardan farkı nedir?” ifadeleriyle eleştirir, zaman zaman sert ifadeler kullanmaktan çekinmez.

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun siyasî içerikli gazete yazıları Devlet gazetesindeki yazarlığı ile birlikte başlar. Yazar, bu gazetede kendisine ayrılan “Meydan Dayağı” adlı köşesinde güncel siyasî olaylara bazen mizahla yaklaşır, olayların çarpık yanlarını daha etkili sunmak ister. Oldukça sert bir üslûpla yazdığı bu gazetedeki yazılarında milliyetçi bir yazarla karşılaşırız. Daha önceki yazılarında milliyetçi kimliğini gizlemese de siyasî bir yaklaşım sergilemeyen Niyazi Yıldırım, buradaki yazılarını siyasî bir partinin yanında yer aldığını açıkça ifadelendirerek yazar.

 Deneme

Elazığ’ın merkeze bağlı köy okullarında uzun yıllar öğretmenlik yapmış olması onu, öğretmen ve öğretmenlik mesleğini sorgulayan, bu mesleğin işlevi üzerinde duran çeşitli denemeler yazmaya âdeta yönlendirmiştir. Bir çok yazısında öğretmenlerin aslî görevlerini yerine getirmediği veya getiremediği üzerinde duran yazar, öncelikle öğretmenin bizde “ne olduğu, ne olacağı”nın belirlenmediği üzerinde durur. Öğretmene verilen ve ondan beklenen bir çok görevlerin olduğunu söyledikten sonra bunların içerisinde en önemlisinin konuşma olduğunu ifade eder. “Fıtraten, kanunen, ilmen” konuşma hakkına sahip olmasına rağmen öğretmenlerin sustuğunu, halkı aydınlatma görevlerini yerine getirmediğini vurgular. Başlıca görevlerinden bir diğerinin okuma, okutma olmakla birlikte başta, öğretmenin kendisinin okumadığını söyler. Öğretmenleri, “Kitaba ebediyen sırtını dönmüş ve kendini, toplumun düşünen başı, tutan eli, yürüyen ayağı yapabilecek iksiri kapı dışarı atmış” kişiler olarak görür. Bu olumsuzluklardan dolayı bir gün gelecek “millet bizleri faydasız bir yük olarak kabul edecek ve silkip atacaktır.” diyerek bir ölçüde öz eleştiri yapar. Bugün kahvehanelerin, lokallerin, kulüplerin, zamanı öldüren, “toplumun ruhunu sulandıran daha nice asrî tekkelerin” hepsinin dolup taşmasının başlıca sorumlusu olarak gördüğü öğretmen ona göre bir gün “örümcekleri süpürecek boğucu, bunaltıcı havaya yaşatıcı hassayı getirecek, ruhlarımızın uyuşukluğunu ürpertecek” kişiler olduğunu fark edecektir. Yazar bu ümitle “karanlıklara sıyrılmış şimşeklerin parlaklığını, çoraklara inmeye hazırlanan rahmet bulutlarının gök gürültüsünü görmekte, duymaktayız” der. Niyazi Yıldırım bu düşüncesini “Cehli Teşvik”, “Ayağa Düşen Mesele”, “Dalâlet Yolu”, “Okullar ve Öğretmenler Olmasa” yazılarında geliştirir, bu sorunları aşma veya çıkış yolları arar.

Denemelerinde üzerinde durulan bir başka konu “aşırı cereyan”lardır. Bunların başında komünizm düşüncesi gelir. Yazar, daha ilkokul çağlarında öğretmenlerinden aldığı millî duygularla yetişmiş genç yaşlarda Orhun dergisi aracılığı ile tanıştığı Nihal Atsız ve 1933 yılında Türkistan’daki komünizm zulmünden kaçarak Elazığ’ın Ağın ilçesine yerleşen Elmas Yıldırım ondaki millî ruhun kök salması ve gelişmesinde oldukça etkili olmuştur. Özellikle Elmas Yıldırım’dan dinlediği komünist rejim uygulamaları onda komünizme karşı daha küçük yaşlarda nefret duygusunun oluşmasında etkili olmuştur. “Mikrobu kızıl renkli bir virüs” olarak nitelendirdiği komünizmle ilgili olumsuz düşüncelerini yazılarında açıkça ifade etmekten çekinmemiştir. Ona göre komünizm “taun, veba, tifo, tifüs, kolera gibi kırıp geçirici, silip süpürücü, yalayıp yutucu bir bela”dır. “Moskofistan’ın Pripet bataklıklarından fırlayan bir barbar kavmin bünyesinden zuhur ederek çevresinde” yayılan komünizme karşı tek korunma yolu “Türk milliyetçiliği”ne sarılmaktır. Komünizmin yayılma araçları olarak kullanılan edebiyat ve güzel sanat dallarında kendi sanatkârlarımızı yetiştirmek zorunda olduğumuzu söyleyen Niyazi Yıldırım, ancak bu şekilde “kökten kazımak, çatır çatır kırmak ve fikir örsümüz üstünde iman balyozuyla ezerek toplumun” belli kesimlerini saran komünizm düşüncesinden temizlemenin mümkün olduğunu belirtir. Komünist düşünceye sahip olanların “aşağılık duygusuna kapılanlar, çirkinler, iman ve iffet züğürtleri, bir de sütü ve soyu bozuk olanlar arasından” çıktığını iddia eden Gençosmanoğlu, Atatürk’ün “Şurası unutulmamalıdır ki, Türk âleminin en büyük düşmanı komünizmdir. Her görüldüğü yerde ezilmelidir.” vecizesine sarılmak gerektiğine inanır. Yazar bu düşüncelerini “Cezayir kurtuldu”, “Açılan Gözler”, “Kara Sinek, Tahta Kurusu Komünizm”, “Nerede Selçuk Kartalları” yazılarında genişleterek açıklamaya devam eder.

 

3. İnceleme-Araştırma

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu sayısı fazla olmasa da birkaç araştırma ve inceleme yazısı yazmıştır. Bu yazıların büyük bir çoğunluğunun Türkiye gazetesinde ve belirli gün ve haftaların ifade ettiği anlamı vurgulamak ve genç nesillere daha iyi duyurabilmek amacıyla yazıldığını görüyoruz. Bunların başında 30 Ağustos Zafer Bayramı ilgisiyle yazılan yazılar gelir. “Türk gücünün ve Mehmetçik imanının bir yumruk halinde Ehli Salibin tepesine indiği gün!” olarak açıkladığı 30 Ağustos Zafer Bayramı ile ilgili daha önce Elazığ gazetesinde “Kuvayı Milliye Ruhu”, “30 Ağustos”, “Milli Bayramlarımızın Ruh Yapısı Üzerine” yazılarında değinen yazar, bu defa “Ağustos, Zaferler ve Destanlar Ayı” adlı yazı dizisi ile öncelikle “Destan Motifleri ve Hamâset” alt başlığı altında Türk destanlarındaki motifleri hâmaset kavramı etrafında açıklar. Bir diğer alt başlık olan “Yüce Dinimiz Hamâset’i Teşvik Ediyor”la din ve fetih arasındaki ilgiyi kuran yazar, son olarak Malazgirt zaferinin unutulmaya yüz tutmuş özelliklerini okuyucuya hatırlatır.

Bir başka inceleme ve araştırma yazı dizisinin adı “Kültürümüzde Yaşayan Ayasofya”dır. Yazar bu yazısında Ayasofya’nın miladî 326’da inşa edilişinden, 1453’te İstanbul’un fethedilmesiyle camiye ve 1934 yılında müzeye çevrilişine kadar uzanan hikâyesini ele almış, yazısını şu cümlelerle sonlandırmıştır: “Ecdadımızın Avrupa içlerinde ve Balkan memleketlerinde yaptıkları binlerce camiden bir çoğunun izlerine bile rastlamak mümkün değilken, Ayasofya’nın, kendi elimizle müzeye tebdil edilmesi ne büyük haksızlık ve adâletsizliktir…”

Bir diğer inceleme ve araştırmasını İstanbul’un fethi üzerine hazırlayan Niyazi Yıldırım, “Feth-i Mübin” adını verdiği bu yazı dizisini sekiz sayıda tamamlar. Bu yazıda İstanbul’un fethini hazırlayan nedenler, fetih hazırlıkları, fetih süreci ve fetih sonrası yaşananların bütün ayrıntılarıyla ortaya konulduğu görülmektedir.

Dış Türklere büyük önem verdiği bilinen Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun, özellikle Doğu Türkistan Türklerinin karşılaştığı zorluklar ve çektikleri sıkıntıları, gördükleri zulümleri “Kanayan Yara Doğu Türkistan” yazı dizisi ile sorgulamaya ve çareler bulmaya çalışır. “Doğu Türkistanlıların lideri, büyük mücadeleci ve mücahit” olarak nitelendirdiği İsa Yusuf Alptekin’le birlikte Doğu Türkistan’ın Sesi dergisini birlikte yayımlamaya başlama sürecini anlatmakla yazısına başlayan yazar, İsa Yusuf’un Doğu Türkistan’ın bağımsızlığına kavuşması yolunda sergilediği mücadele örneklerini onun yaşamı etrafında sunar. İsa Yusuf’un 1954 yılında Türkiye’ye gelerek İstanbul’a yerleşmesi ve Türkiye’de yürüttüğü yayıncılık ve kültür çalışmalarının ayrıntısı ile Doğu Türkistan’ın tarihî, coğrafî, sosyal ve kültürel özelliklerini bu yazı dizisinde bulmak mümkündür.

Yukarıda içeriğini verdiğimiz yazılarına “Harput ve Balak Gazi”, “Baraj Bölgesinin Estetik ve Ekonomik Özellikleri” ve “İlçelerimizden Ağın” adlı inceleme ve araştırma yazılarını ekleyebiliriz.

Belli bir konu üzerinde yazılmış söz konusu bu yazıların dışında Niyazi Yıldırım’ın hayatında yer etmiş, tanıdığı veya sevdiği bazı edebî şahsiyetlerin hayat hikâyeleri ile şahsiyetlerinin keskin vasıflarını anlattığı yazılara da rastlamaktayız. “Çeribaşızade Ali Bey - Hayatı ve Çeribaşızade Asım Bey”, “Faruk Nafiz Çamlıbel”, Necip Fazıl’ın anlatıldığı “Seviye Göstergesi” ve “Necip Fazıl Kısakürek”, “Şair Nabi’ye Dair Bir Hatıra”, “Arif Nihat Asya”, “Halk Şiirimizde Bir Zirve, Çıldırlı Aşık Şenlik”, “Mehmet Emin Alpkan” ve 1991 Yunus Emre Sevgi Yılı ilgisiyle yazılmış Yunus Emre’nin hayatı ve düşünceleri üzerine yazılmış bir yazı dizisi bunlardan sadece bir kaçıdır.

 

Söyleşi

Niyazi Yıldırım, kendisinin söyleşi olarak adlandırdığı, gezi yazısı ile söyleşinin bir arada sunulduğu yazılar da yazmıştır. Yazar bu yazılarında sadece söyleşiyi aktarmakla yetinmemiş, aralara yorumlarını, çevre betimlerini sıkıştırmıştır. Bu tür yazılarından sadece üç tanesini bilmekteyiz. Bunlardan biri İsviçre’den Elazığ’a ziyaret ve gezme amacıyla gelen bir aile ile birlikte yapılan çevre gezisi ve bu gezi sırasında kendileriyle yapılan kısa konuşmalar, yorum ve düşünceleri içeren “İsviçre’den Elazığ’a” yazı dizisidir.

Bir başka söyleşisi “Keban Baraj Yolu” adını taşımaktadır. Aslında bu yazı dizisi de Keban Barajı’nın yapım çalışmalarındaki gözlemleri, çalışmalarda yer alan, mühendis ve işçilerle yapılan kısa diyalogları içermektedir.

Ekrem Hakkı Ayverdi ile yapılan söyleşiyi Niyazi Yıldırım’ın üçüncü söyleşisi olarak verebiliriz. Ekrem Hakkı ile eserleri ve İstanbul üzerine yapılan bu söyleşi diğerleri gibi bir yazı dizisi biçiminde değil, sadece bir sayı sürecek uzunlukta yayımlanmıştır.

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun bu dört başlıktan herhangi birine girmeyen daha başka yazılarının da olduğunu belirtmeliyiz. O, 40 yılı aşan yazarlığı sürecinde, sorunlara ve konulara millî ve manevî değerler perspektifinden bakmış, bu doğrultuda çözüm önerileri sunmaya çalışmıştır. Yazılarının büyük bir çoğunluğunun güncel sorunlar ve konular etrafında şekillendiğini düşünecek olursak, yazarın başlıca amaçlarından birinin okura edebî zevk verme olmadığını iddia edebiliriz. Bununla birlikte onun, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında, özgün ifade biçimi ve yaklaşımı ile düz yazı geleneğimizin gelişmesine önemli katkılar sağlamış yazar olarak da anılması gerektiğini düşünüyoruz.