Make your own free website on Tripod.com

Evliya Çelebi, TAM METİN SEYAHATNAME,  Cild II-IV, Üçdal Neşriyat, İst. 1996

 

1059 SENESINDE ŞAM'DAN ANADOLU'YA GİTTİĞİMİZ

 

ZİLKADE ayının birinci günü Mısır’dan azledilen Emin Paşa Şam'ın Gökmeydanı'na kondu, o gün Murtaza Paşa efendimizle Şam'dan kalkıp kuzey tarafa doğru yol aldık. Bağlar içinden geçerek Marsata köyüne geldik. Burası üç yüz hâneli, camii ve hamamı olan bağlı, bahçeli "güzel bir köydür. Burada bir gün kaldık. Şam ayânından o kadar at, katır, deve, yiyecek ve kıymetli hediye­ler geldi ki, paşaya görevinde iken o kadar hediye gelmemişti.

Buradan da ayrılarak Nusayra köyüne geldik. Bunun da yüz haneli, camii, hamamı, bahçeleri, çarşıları ve dükkânları olduğu da­ha önce anlatılmıştı. Buradan hareketle Karalar Kalesine geldik.

Karalar Kalesi: Bu kale eşkıya ve çöl Araplarından korunmak için yapılmış olup, etrafına ve kale içine on iki bin zenci askeri konulduğu için Karalar Kalesi adıyla tanınmıştır. Vaktiyle bu kale sa­yesinde, Şam yolu güvenli imiş. Bu kale çölde, yalçın kaya üzerinde, beşgen olarak yapılmış yüksek bir kaledir. Fakat zaman geçtikçe bazı yerleri yıkılmaya başlamış olduğundan, içinde insanoğlundan hiç kimse kalmamıştır. 922 tarihinde Selim Han Mısır’a giderken fethetmiştir. Sonra harap olmuştur.

Buradan yine kuzey tarafa bütün asker ile giderken Şeyh Çıp­lak Bekâr adli ilâhi bir meczûbun bazı garip halleri olmuştur ki, aşağıda anlatılmıştır. (Sf 106)

 

Şeyh Çıplak Bekâr'ın hikâyeleri: Şeyh Çıplak Bekâr başı kabak, yalın ayak ve çıplak olup, iki ellerini omuzlarına koymuş, zevk ve şevke gelmiş olduğu halde İslâm askerleri arasında salına salına yü­rürken, yüksek sesle: «Ben Bağdad'dan geldim» demeye başladı. De­vecilerbaşı Halil Ağa gayet dindar bir kimse idi, ona: «Ey Şeyh Be­kâr! Bağdad nerede, biz nerede?» dedi. Şeyh Bekâr kızarak, «Bis­millah» deyip iki elleri omzunda iken, sag eliyle omzundan bir salkım Bağdad hurması çıkardı ki henüz ağacından kopmuş olup, kırk Osmanlı batmanı gelirdi. Onu devecibaşıya verip: «İşte Bağdad hurması» dedi. Şeyh Bekâr, gülerek Murtaza Paşa'nın da yanı­na varıp: «Ya Murtaza! Anadolu'ya git, sonra İstanbul'a git ve son­ra Bağdad'a git» diyerek, daha nice rumuzlu sözler söyleyip, bir an- da gölge gibi kaybolup Şam'a döndü.

 

Sonra devecibaşı, Şeyh Bekâr'ın verdiği hurma salkımını Mur­taza Paşa'ya verdi. Murtaza Paşa «Subhanallah, henüz kopmuş Hıs­tâvî Bağdad hurmasıdır» diyerek, önce bana bir çengel hurma ver­di. Üç tanesini hatır için yedim, gerisini sakladım. Hâlâ yanımda saklı olup, sara ve nüzul hastalarına birer tâne veririz. Allah bilir, Şeyh Bekâr'ın hikâyesi böyle olmuştur. Bir gün önce bizimle bera­ber Karalar kalesinde çadırlarımız arasında konuşup dolaştığı hal­de, ertesi gün bir salkım Hıstâvî hurması getirdi. O zaman Bağdad ilinde hurmanın çiçeği bile yok idi. Evliya kerameti haktır.

Ermişlerden çıplak bir kimse idi. Himmeti hâzır ve nâzır ola. Onunla konuşup hayır duasını alırdık. Benim evimde bir dairesi var idi. Bize geldiğinde muhakkak daireyi bulup elime verir, «Defe vur!» deyip sıçrardı. Ben çaldıkça, o mest olup kendinden geçercesine raks ederdi.

Diğer bir hikâye: Şeyh, Bağdadlı idi. Bağdad'da bir camide mü­ezzin olup gece yarısı temcit akurken, Allah'ın rahmet kapısını açık görünce, minareden kendini aşağı atar ve çıplak olarak Şam'da do­laşmaya başlar. Çarşı ve pazarda çıplak gezer.

Diğer bir hikâye: Bir defasında yine bir çorbacının hamile ha­nımına kese ve sabun sürdükten sonra:

- «Bu senin karnındaki oğlan benim mânevî evlâdım olup, be­nim gibi gezsin!»

Demiş, Allah'ın emri ile kadın elmas parçası, nur gibi bir erkek çocuğu doğurmuş. O an Şeyh Bekâr da kapıya gelip :

-«Bizim oğlanı verin!» deyip, çocuğu alıp kulağına ezan oku­duktan sonra annesine teslim edip gitmiştir. Allah'ın hikmeti, henüz Sf 107 doğmuş olan bu temiz çocuk harekete başlayıp nice kelimeler söyle­miş. Beşik, kundak, elbise gibi şeyleri asla kabul etmezmiş. Üç ya­şına vardığında, Çorbacı Ağa'nın oğlu da çıplak olarak Şeyh Bekâr'ın yanında gezmeye başlamış. Bütün vücut yapısı, hal ve hareketleri hep şeyh Bekâr'a benzerdi. Lâkin Şeyh Bekâr çok söz söylemez iken, bu manevî oğlu daima konuşurdu. Her kime rast gelse onunla söyle­şirdi. Adam bulamasa hayvanlar ile veya taş ve ağaç gibi şeylerle konuşurdu. Himmeti var ola.

Sonra, Murtaza Paşa ile bu Şeyh Bekâr hurmasını yiyerek Hu­mus kalesine geldik. Oradan, sırasıyla Dastan Köprüsü, Hama, Şece­retüddür, Maarratu'n-Numan kalelerine gelerek menzil aldık. Ma­arratu'n-Numan, Halep eyaletinde paşa sancağıdır. Hezarpâre Ah­met Paşa'nın kardeşi defterdar İbrahim Paşa üç tuğlu vezir iken, burası kendisine arpalık olarak verilmiştir. Kırk bin kuruş gelir olur. Paşasının 230000 akçe hassı vardır. Yedi ze'ameti, seksen yedi tımarı vardır. Alaybeyisi, çeribaşısı ve yüzbaşısı vardır. Kanun üze­re cebelileri ve paşa askeri ile bin beş yüz altmış asker olur. Üç yüz akçe payesiyle şerif kazadır. Kadısına altı kese gelir olur. Şeyhül­islâm ve nakibüleşrafı da vardır. Halkı fakir olduğundan fazla hâ­kimleri yoktur. Kalesi haraptır. Şehir taşlık bir bölgede olup, 800 aded kâgir bina ve küçük, güzel evler vardır. Yirmi altı mihrab ibadethanesi bulunur. Suyu pınarlardan olup, temmuz ayında buz gibi soğuk olur. Bir hayat suyudur. Kokulu suların biri de budur, her tarafta meşhurdur. Bunun hakkında şu hikâyeyi anlatırlar:

Bir gün meşhur şâir Ebu'l-alâ e'l-Maarrî -ki anadan dogma kör idi- seyahat ile Bağdad halifesine varır. Şattü'l- Arab'dan su iç­tikçe, Ma'arre'nin su ve havasını aşırı derece över. Halife derhal Ma'­arre şehrine adamlar gönderdi, Ma'arre'den kumkumalar ile su ge­tirtti. Bir gün yemek yenirken şeyh su istediğinde, halifenin işareti ile Ma'arre suyundan verirler. Şeyh Ebu'l-alâ e'l-Ma'arrî bardağı eli­ne alınca, suyun hafifliğini hissedip :

- «Bu su bizim Ma'arre suyu kadar hafiftir.»

Diyerek içmeye başlar. İçerken:

-«Allah Allah, mutlaka Ma'arra suyudur. Ya ben tayy-ı mekân ile Ma'arre'ye vardım, yahud Ma'arre'nin suyu Bağdad'a geldi.» der. Onun için, oranın Arapları arasında bu gibi hallerde: «Sub­hanallah, hâzâ mâi'l-Ma'arra, eyne havâiha?» sözü bir atasözü ola­rak söylenir ki, mânası: «Suphanallah, işte Ma'arre suyu... ya ha­vası nerede?» demektir. Gerçekten de Ma'arre'nin ve Haleb şehri­nin suyu ve havası yedi iklimde bulunmaz. Sf 108

Ma'arre'nin bir hanı, bir hamamı, kırk elli kadar dükkânı olup, dut bahçeleri ve zeytinlikleri dünyayı tutmuştur.

Ma'arre'nin eski yerinde, Nuh Aleyhisselâm'ın oğlu Yuşa' med­fundur. Yüz yirmi yıl yaşamıştır. Tih sahrasında Semud şehrinde oturur idi. Hazret-i Musa aleyhisselâm ile bazen görüşüp birlikte koyun güderlerdi. Musâ Peygamberden sonra yedi sene daha yaşa­mıştır. Kabrini bir Şam Trablus'unda, bir de burada ziyaret Ettim. Bunlardan biri makam olsa gerek. Yuşa' Nebinin hanımı Musa Pey­gamberin kızkardeşi Meryem Hatundur ki, Tûr-ı Sina'da defnolunmuştur. Babası, Efrayim bin Hazret-i Yusuf un oğlu Hazret-i Nun'­dur. Mısır halkı, bu Hazret-i Nuh'u hadis rivayetçisi Zinnûn-ı Mısrî zannederler ki yanlıştır, Mısır'da Şeyh Akabe-i Cuheyrî yanında ya­tan Zünnûn-ı Mısrî Mısır meliki Mukavkas'dan Hazret-i Peygam­bere elçilik ile gelmiş ve Hazret-i Resûlün nurlu cemâlini görünce kendiliğinden imana gelmiş keremli sahâbedendir. Yine Ma'arre'de, Ebu'1-alâ e'1-Ma'arrî hazretlerinin ziyaret yeri vardır.

Buradan hareket ederek Serremin şehrine ve oradan da doğu kısmında btılunan Seleme kasabasına geldik. Sermin, Hac cildimiz­de anlatılmıştır.

Seleme ise, Abbasilerden Abdullah el-Saffah yapısıdır. Haleb toprağında, çöl Bağdad yolunda büyük bir şehir imiş. Kalesi ve şehri harab olup, etrafında üç yüz kadar Arap evleri kalmıştır. Ha­rap ve dağınık boş sahalardır ki, işlenilse güzel bir şehir olur. Es­kiler Murad nehrinden buralara arklar ve tarhlar açmışlar ki, insan gördüğünde hayran olur. Ne çare, oraların yerlerinde yeller esmiş­tir! Halkı Hâşimoğullarından olup, soy ve sicilleri kayıtlıdır.

Buradan yine Sermin'e geldik. Paşa yorgunluğunu giderineeye kadar burada kaldık. Bu sebeble, dört çevresindeki köy ve kasaba­Iarı gezdik. En güzelleri Bayha, Bekfelon, Edlib ve Şugur kasaba­larıdır. Bunlar hep Hac cildimizde anlatılmıştır.

, Buradan kalkarak yine kuzeye gidip, Teyman Hanı'nda menzil aldık. Halk, buraya Tuman Han'ı der. Kalesi ve diğer özellikleri Hac cildimizde anlatılmıştır.

Buradan yine kuzeye doğru giderek Haleb'e girerken, Haleb halkı deniz gibi paşanın alayını karşılamaya çıkmış, caddeler üzeri­ne taklar yapmışlardı. .

«Paşa, Haleb kâlesi dışında Hünkâr Sarayı'nda istirahat edecek. On gün izindir.» diye, alay çavuşlarına tenbih ettiler. Bu şehrin de vasıfları Hac cildimizdedir. Sf 109

 

Haleb'de işittiğimiz karşılaşmalara ait fıkralar: Seyahate başla­dığımızdan beri dokuz hükümdar ve yetmiş vezir ile şereflenip hep­sinin hallerini öğrendim. Gördüm ki vezirler, vûkelâ, a'yân ve bü­yükler, hoş söyleyenler ile şakacılara, gammaz ve boşboğazlara ol­dukça itibar ederler. Hattâ Haleb'de Murtaza Paşa efendimizin Hün­kâr bahçesinde havuz başında yanında bulunuyordum, bazı sefa düş­künü kimselerle sohbet ediyorduk. Çok defa konuşma sırasında son derece mübalâğa edip, açık açık yalan söylerlerdi. Söyledikleri söz­lerin yalan veya doğru olduğunu biliyordum, çünkü anlattıkları se­ferlerin çoğunda ben de bulunmuştum. Ben onlarla münakaşa et­tikçe, Paşa efendimiz onların açık yalanlarını tasdik edip pohpoh­lardı. Hattâ bir gün merhum Tabanıyassı Mehmed Paşa'nın imamı Yahya Efendi, Şam'daki görevinden ayrılmış Haleb'de bulunuyordu. Murtaza Paşa'nın kapı yoldaşı olması dolayısı ile sırdaşı ve has ne­dimi, itibarlı bir malla idi. Fakat gayet palavracı ve şakacı bir kimse idi. Onun anlattığı hikâyelerden bir kısmı şöyledir:

«Bir tarihte Revan kalesi'nde kuşatılmış olan Murtaza Paşa'yı korumak için Tabanıyassı Mehmed Paşa efendimiz kırk bin asker ile Erzurum'da kışlakta iken, Revan'ı İran şahının kuşattığı haberi geldi. Bunun üzerine askerimizle Erzurum'dan kalkıp Murtaza Paşa'yı kurtarmaya gittik. Yolda bir mızrak boyu kar sökerek Erzurum'a iki merhale olan Deveboynu denilen yere yedi günde güçlükle var­dık, kar üzerinde çadır kurduk. Gece tipi, bora ve kızıl kıyamet çe­kerek orada yattık. Sabahleyin kalktık. Bir de ne görelim? Bütün çadırları kar kaplamış. Askerler üşümüş. Üç bin garibin el ve ayak­ları donmuş. Yüzlerce at ve deve de donmuş!.. Çadırları bozmaya ve atları çadırdan dışarı çıkarmaya kimsede kudret kalmadığından, Tabanıyassı bazı piyâde ağalarını Hasankale'ye ve diğer köy ve ka­sabalara gönderdi. On binden fazla eli kürekli, çapa ve kazmah reâ­yâ gelip, Deveboynu'nda yol açtılar.

O gece yine kar yağmış, dere-tepe bembeyaz kar ile dolmuştu. Sabahleyin yine yollar açıldıysa da, devamlı kar yağışı bize on iki gün bu güçlükleri çektirdi. Halk bundan bıkarak, yorgun asker Meh­met Paşa üzerine yürüyüp:

-«Be hey Paşa! Bizi kırar mısın?» Revan kalesini Şah alırsa, baharda ister istemez geri alırız. Hemen kalk, Erzurum'a gidelim. Dediler. Paşa endişelenerek:

Ya padişaha ne cevap verelim? Dediğinde:

-- «Biz hepimiz padişaha arz ederiz. Siz de bizi salıp, kıymetli Sf 110 başınız için Allah'ın kullarını Erzurum'un bu soğuk cehenneminden kurtarınız. Hemen dönelim.»

Dediler. Sonunda, Deveboynu aşılamadığından Revan'a yardım gönderilemedi. Bütün askere dönüş emri verilip, o kadar hazine ve cephâne kar içinde kaldı. Tabanıyassı'nın ağalarından Mehmet Ağa canından bıkıp, kemerinde olan iki bin sikke altını çadırın içini han­çer ile kazarak gömdü. Sonra gökyüzüne bakarak bir gök bulut par­çasını işaret belledi. Sonra düşe kalka Erzurum'a geldiler.

Yedi ay kışlıkta iken, Avnik ve Ziyaeddin kaleleri tarafların­dan Kürt beylerinin adamları gelip

«Revan kalesini Murad Han yedi günde aldı. Şah ise yedi aydır dövüyor, alalı henüz yedi gün oldu. Kaledeki Muhammed ümmeti­ni kılıçtan geçirip, kale miras malımdır diyor. İçine yetmiş bin as­ker muhafız koydu.»

Diye kötü bir haber getirdiler. Tabanıyassı efendimiz : -«Revan kalesi gittiyse, cehenneme! Amma o serdar Kara Murtaza ne oldu?»

Dedi. Kürt :

-- «Murtaza Paşa baktı ki kale içindeki asker aman ile onu şaha verdi, o da hasta idi, hemen parmağındaki elmas mührünü yutup çiğeri parçalanarak öldü.»

Deyince, Tabanıyassı da:

-«Bire mûrd oldu, hortladı desene» dedi. Sonra yanındakilere: -«Efendiler! Revan'ın elden gitmesi Kara Mulaza'nın dünya­dan gitmesine değmez mi?

Diyerek zevk ve sevinç duyup, Kürde bolca para ve mal verdi. Acem Şahı'nın Revan'ı ele geçirdiğini Murad Han'a yazıp bildirdi.

Hikâye buraya geldiğinde, Murtaza Paşa söze başlayarak:

-«Evet, o sene Deveboynu'nda büyük dert ve belâlar çekip Revan'ın imdadına yetişemediğimizden, kale kızılbaş eline geçti. Amrrıa efendi, Mehmed Ağa'nın,Deveboynu'nda kar altına gömdü­ğü kemer ile iki bin altın ne oldu?» deyince, Yahya Efendi şöyle cevap verdi: •

-«Sultanım! On aydan sonra kar kalmayıp Mehmed Ağa adam­ları ile iki günde Deveboynu'na giderek altını gömdüğü yeri arar­ken nişan koyduğu bulutu bulup onun hizasıyla toprağı kazdı, altınları kemeri ile birlikte alıp Erzurum'a geldi.»

Yahya Efendi'nin bu denli yalan söylediğini 4itince, aklım ba­şımdan gitti. Toplantıda Haleb ileri gelenlerinden akıllı ve Sf 111 sözü dinlenen birçok kimse vardı. Onlar dahi bunu alaya alıp güldüler. Pa­şa'nın göz3elerinden niceleri söze karışarak:

-. «Mehmet Ağâ’yı biz biliriz. Oğuz ve soylu bir kimsedir. Altın onun helâl malı olduğu için buldu» dediler. Hemen Paşa da:

-. «Bu altın hikâyesine ben de şahidim» diyerek bop şahitlik edip, yalancı Yahya'yı doğruladı.

Halbuki Revan seferi esnasında, Murtaza Paşa dünya ve âhireti bilmez, kara kaşlı, sekiz yaşında bir sarıkçı çırağı idi. Sefere gitme­ye kudretleri olmadığından Haleb'de kalmıştı. Gerçi bu hikâyenin doğru olduğunu ben de kabul ediyorum. Fakat o kar fırtınası için­de karı eşip yere altın gömerek gökteki bir bulutu nişan koymak yalanını duyduğumda şöyle konuşmaya başladı:

- «Bre canım! O seferde binlerce yiğit çadırlarını bozup katır ve develerine yükleyip giderken, şüphe yok ki çoğunun belinde altın ve kuruşla dolu kemerler var idi. Onları çıkarmadan selâmete ulaş­tılar. Ya Mehmet Ağa'ya ne oldu da iki katar deve ile vara gele, belindeki altın ve kemerinden mi aciz oldu? İstese hizmetkârlarının heybesine veya bir katarın üstüne koyabilirdi. Altın dedikleri mal­dır, mal ise candandır. İnsan nasıl olur da çölde o kar içine altın gömer? Ya o kışlakta... el tutmaz, ayak tutmaz, yer Nehcivan çeli­ği gibi olmuş... değil hançerle, Ferhad yapısı külünklerle bile bir parça yeri kazmak mümkün değil iken, nasıl olur da Mehmet Ağa yeri kazıp altın gömer? Özellikle on aydan sonra gidip gökte bulutu aynı yerde bularak altındaki çukurdan, altın çıkarmak aklın kabul edeceği şeylerden midir? Bulutlar ilâ maşallah gökte yer değiştir­mek üzere yaratılmışlardır. Ya o bulut nasıl aynı yerde durur?» de­dim. Hemen nedimin birisi atılıp:

-- «O sene öyle şiddetli kış oldu ki, güneşin ışığı birkaç ay donup yeryüzüne ulaşamaz oldu. O bulutlar da havada donup aynı yerde kaldığından, Mehmet Ağa nişan koyduğu bulutu bulup onun sayesinde altınını da bulmuştur» diye söyleyince, hemen Murtaza Paşa söz edip :

-. «Evet, o sene öyle kış oldu ki, bulutlar gökte yürümeyip bir­kaç ay yerlerinde kaldı. diyerek, Molla Yahya'nın palavrasını tas­dik etti. Ben de şu şekilde itirâz ettim :

-. «Bre canım! Bir adam Erzurum'un şiddetli kışında ölse, ön­ce o ölüyü gömecekleri yere onbeş-yirmi yük odun yığıp ateş yakar­lar. Toprak yumuşadıktan sonra, güçlükle gülünkler ile kazıp, beş­ altı saatte bitirebilirler. Sonra cesedi tabutu ile getirip gömerken mezara öyle koyarlar ki, asla bir yerini oynatmazlar, Zira cesedin Sf 112 bir âzası hareket ederse parçalanır. Çünkü vücud donup buz olmuş­tur. Bunun için cesedi but, oyluk ve kol gibi yerlerden sıkıca sarıp, mirasçıları ölü yıkayıcılara ve mezarcılara para verip hoşça göm­melerini rica ederler. Böyle olunca, hançerle yeri kazmak nasıl müm­kün olur? Buluta nişan koymakla para nasıl bulunur? Allah'ın âde­ti şöyledir ki, bütün yıldızlar ve güneş sistemi, ay ve bulutlar dur­madan hareket ederler. On ay bir bulut nasıl olur da aynı yerde du­rur? Bir an bile durmaz, kaybolur.» dedim.

Mustafa Paşa efendimiz, Yahya Efendinin yalanını örtmek için:

--- «Ya bilmez misiniz ki gökyüzünde demirkazık yıldızı nasıl yerinde hareketsiz durûr? Öyle olunca, Erzurum vilâyeti gayet so­ğuk bir yerdir. Onun için orada o zamana ait olmak üzere bulutlar hareketsiz kalmış. Nitekim göğün gayet şiddetli kış yapan demir kazık tarafları da hareketsizdir.» dedi.

Baktım ki itiraz ile olmayacak, Mısır Süveyşinin med ve ceziri (gelgit) gibi iki tarafa akıp, Paşa ve Yahya Efendi'nin sözlerini tas­dik için

-«Efendim, doğrusu ya Yahya Efendi hazretleri duacınızın ga­rip hikâyesini doğru bulup yeni usul üzere açıkladınız!» dedim. Bu­na karşılık olarak da başımdan geçen şu alayı hikâye ettim:

-- «Benim efendim! Bir tarihte Kırım hanlarından İslâm Giray . Han ile Kırım'dan Moskof'a sefer edip hesapsız ganimet malı ala­rak döndüğümüzde, Erbaîn ve Zemherîr idi. Bu kadar ganimet malı ile geldiğimiz yoldan dönmeye korkup, mecburen Heyhat sahrasını onyedi gün onyedi gecede aşıp, yartup gezmekte idik. Bir gece öy­le soğuk oldu ki, yediyüz esir dondu ve bin kadar Tatarın eli-ayağı düştü. O sabah bana, da rüzgâr sert yüz gösterip, sanki Cehennem azabı çektim. Yedi saat yaya yürüyüp, oldukça yorulduktan sonra atıma bindim. Dört saat daha gittiğimizde, altı yerden güneş ışığı göründü. Bütün Tatar yaşlıları hayrette kaldılar. Çünkü Allah'ın âdetidir ki güneş doğudan doğar. Halbuki böyle dört saat doğma­yıp birden bire altı yerden, biri Heyhat'ın kıblesinde olan Çerkes vilâyetinden, diğeri güneyde olan Kırım'ın Kefe kalesinden, üçün­cüsü batıdaki Alman vilâyetinden, dördüncüsü Leh tarafından, be­şincisi ise Kuzey tarafında Karakov vilâyeti tarafından, altıncısı da yıldız tarafındaki Görlöv kalesi tarafından doğmuştu. Bu altı güne­şin her biri, asıl güneşin ışığından daha fazla parlak idi. Gökden ye­re, balık ağzı yahut Tuba ağacı gibi, başı aşağı iniyorlardı. Bu, Sf 113 güneşin doğu tarafı çok şiddetli kış yaptığından ışığının donmasından ileri gelmiştir.»

Böyle anlatınca, dalkavuklar ve fırsatçıları bir parça teselli bul­dular. O zaman anladım ki bütün vezirler, vekiller ve devlet adam­ları huzurunda dalkavukluk ve şakacılık yapmak lâzım imiş. Amma bizim efendimiz Melek Ahmet Paşa huzurunda bir kimsenin haddi mi vardı ki dalkavukluk ya da şaka yapmaya kalkışsın! Onu derhal toplantıdan kovar, bir daha adını bile anmazdı. Yanında bir kimse yalan söylese, o adamdan nefret ederdi, Allah, Osmanoğullarını dün­ya durdukça emin eylesin. Din ve devleti koruyan kimselerden bazı şairler" şu güzel kasideyi yazmışlardır:

 

ŞEYHİ EFENDİ GÜFTESİ

Dinle ey pâdişahım nâfi' olan sözlerimi

Habl-i Kur'an ile sabit - kadem ol bil ikrâm

Kutb u ervâh-ı mukaddes sana mâil olalar

 Bulalar cümle taalluk ideler hubb-i kirâm

Bî garaz kimselere sormayıcak taşra işin

Maslahat bitmez ebed olsa ne denlû ikdâm

Bed duây-ı fukaradan seni mahfûz ide

Hak Fukara yol bulamaz ki ide hâlin i'lâm

Şahsa mansıb mı gerek mansıba adam mı gerek

İşte bu safvet-i dini bozan ey fahr-i azâm

 

Bu kasîde, kırk elli beyit kadar vardır.' Fakat bu kadarı alındı. Haleb'de zevk ve sefa ederken bizi mektup ve hediyeler ile Ur­fa'da Halîlürrahman şeyhi efendi hazretlerine gönderip, bana da bir at ile bir Gürcü kölesi ve yüz altın verdi. Onüç arkadaşla birlikte yola koyulduk.

 

Haleb'den Raka ve Rumiye eyaletine gidişimiz: Haleb’den kal­karak Bab kasabasında menzil aldık. Haleb eyâletinde Paşanın hassı olup, subaşısı idaresindedir. Üçyüz kişi ile idare olunur. Yılda yedi bin kuruş geliri vardır. Türkmen ve Arap eşkiyasının yerleştiği yer olan geniş bir kasabada toprakla örtülü bin altmış hanesi vardır. Yüz­elli akçe payelidir. Yetmişaltı parça köyünden kadısına beş kese ge­lir olur. Onbir mihrab câmi ve mescidi, han, hamam ve çarşısı var­dır. Bağları yok amma, bostanları çoktur.

 

Ebî Tâliboğlu Hazret-i Akîl'in ziyaret yeri: Hazret-i Ali'nin kar­deşidir. Ebu Cehil'in öldürüldüğü savaşta Hazret-i Resulün amcası Abbas ile amcasının oğlu olan bu Akîl esir edilip ikisi de müslüman Sf 114 olmuşlardı. Sonra Hazret-i Akîl vefat edip, bu Bab'da defnolunmuş­tur. Herkes tarafından ziyaret olunur. Tekkesi bu tepenin üzerinde olup kasabaya bakar.

Şeyh Hâmid Dımışki : Ahmed Rufaî tarikatından büyük bir şeyhtir.

Şeyh Sühreverdi oğlu Şeyh Tahirûddin: Bu da büyük şeyhler­dendir. Emevî ve Abbasiler zamanında bu Bâb büyük bir şehir ol­duğundan, büyük zatların çoğu burada gömülüdür. Fakat eşkiya zul­münden Bab şehri harab olmuştur. Binlerce ziyaret yerleri kaybol­muştur.

Buradan hareketle Karaköprü köyünü sol tarafımızda bırakıp, Kızılhisar köyünde menzil aldık. Burası Haleb toprağında olup, ka­lesi harab fakat kendisi mamur, camili, hanlı bir köydür. Buradan da kalkıp kuzeydoğuya doğr giderek Nizib şehrine geldik. Sf 115