Make your own free website on Tripod.com

Orhan Kemal’in Hikâyeleri ve Toplumsal Gerçekçilik Anlayışı

 

Arif Yılmaz*

                                                                                      

Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemal (1914-1970), ölümünden önce yayımlanan 12 hikâye kitabıyla toplumsal gerçekçilik problematiğine önemli açılımlar kazandırmış, Cumhuriyet dönemi yazarlarımızın öncüleri arasında yer almaktadır. Orhan Kemal, Sadri Ertem’de “cılız birer parıltı” şeklinde görülen, asıl ifadesini Sabahattin Ali’de bulan “tutarlı sınıf edebiyatı”nı bütün eserlerine yaymak suretiyle işlemiş ender yazarlarımızdan biridir.  O, uygulayıcılarından biri olduğu söz konusu bu edebiyat anlayışının estetik dokusunu “aydınlık gerçekçilik (active realism)” terimi ile açıklar.

Mehmet Fuat’a yazdığı bir mektubunda, “aydınlık gerçekçilik” deyimiyle yeni bir kavram teklif etmediğini, bunun “active realisme”in Türkçeleştirilmiş şekli olduğunu söyler ki, gerçekten “active realisme”i Orhan Kemal’den önce ilk defa Nazım Hikmet’in kullandığını söyleyebiliriz. Nazım Hikmet bu terimi, Kemal Tahir’e yazdığı bir mektubunda ortaya atar. Nazım Hikmet’e göre “aktif, tesirci, öğretici, yapıcı realizm”de bir ruh mühendisi olan sanatkâr, okuyucunun yaşama olan katkısını artırma yolunda emek sarf etmelidir, okura yol göstermelidir.

Orhan Kemal ise bu terimi yeni bir yoruma ve terkibe ulaştırır. Buna göre, “aydınlık gerçekçilik” dikkatleri bireyin özüne yöneltir, özde değişmeyen, günün ve toplumun koşulları içerisinde bozulmayan bir değer bulur. Bu, aynı zamanda bireyin var olma mücadelesinde sergilediği benimsenmeyen uygulamalarını, toplumun değer yargılarıyla çelişen her türlü davranışını olumlamaya yönelik bir açıklamadır. Nurer Uğurlu, Orhan Kemal’e ait bu terimi “insanoğlunun mayasında var olan ‘iyilik’ nerede ve hangi koşullar altında olursa olsun kaybolmaz. En kötü insanda bile, iyi bir yan bulunur.” ifadesine yaslayarak anlamlandırır.

İşte Orhan Kemal, hikâyeleriyle bireyin özünde yatan güzellikleri ortaya çıkarmaya yönelmiştir. Ona göre yazar, içinde var olduğu, yaşam sürdüğü toplum gerçeklerini “basit bir yüzeycilik” anlayışıyla yansıtmamalı, “toplumdaki katlarla, çeşitli katların insanlarını göre göre, kulak ya da his yoluyla duya duya,  bu da yetmezse, varsa (…) toplum üzerine hazırlanmış ekonomik, sosyal, folklorik eserleri el altında bulundura bulundura bir yargıya var(malıd)ır. Ya da vardığı yargı, yani dünya görüşünün etkisiyle bir aşamaya” ulaşma noktasında çaba ortaya koymalıdır.

Bir başka ifade ile “bir yazar, içinde yaşadığı toplumun bozuk düzenini görmeli, bu bozukluğun nereden geldiğine akıl erdirmeli ve sonra da bu bozuklukları ortadan” kaldırmaya çalışmalıdır. Yoksa toplumun gerçeklerini bir fotograf sanatçısı gibi sunmayı, gerçek bir yazarın sanat eseri yaratma güdüsünden yoksunluğunun bir göstergesi kabul etmemiz gerekmektedir.

Orhan Kemal’in, toplum gerçeklerini yansıtma, onları belli bir tahlil ve terkibe ulaştırma çabası onu, birey eksenindeki yaşam biçimlerine yöneltmiştir. Bu açıdan onun hikâyelerinin merkezinde insan vardır, diyebiliriz. Şahış kadrosu olmadan bir hikâye yazmak mümkün olmadığı bilinmekle birlikte, bizim burada vurgulamak istediğimiz husus, Orhan Kemal’in toplum gerçeklerine, toplumun belirli kesimlerinden seçtiği kadroyla ulaşma isteğidir.

Bir başka ifade ile, öncelikle bireyin macerasını anlatma, onun sosyal yapı içerisindeki rolünü belirleme isteği, hikâyenin kişi ekseninde kurgulanmasını zorunlu kılmış, bu doğrultuda karakter ve tiplerin canlı, çarpıcı, olmasında özen gösterilmiş, zaman, mekan gibi diğer unsurlara ancak kişiyi açıklayabildiği, yansıtabildiği ölçüde işlevsellik kazandırılmıştır.

 Bu açıdan Orhan Kemal, toplum içinden seçtiği kişileri temel çıkış noktası yapmakla, bütün hikâyelerini bu ortak paydada birleştirme çabası içerisine girmiştir, diyebiliriz. 24 hikâyeyi içeren ilk hikâye kitabı Ekmek Kavgası’ndaki “Revir Meydancısı Yusuf”, “Mahalle Bekçisi Ali”, “Bir Öksüz Kız Etrafında”, “Bir Ölüye Dair”, “Bir İnsan”, “Teber Çelik’in Karısı”, “Afaracı Hacı Ali”, “Bir Kadın”, “Propagandacı”, “Yemişçi”, “Çocuk Ali”, “Büyücü”, “Babalar ve Oğullar”, “Ali Osman” vb. genellikle birey eksenli hikâye adları da bunun bir göstergesi kabul edilmelidir.

Orhan Kemal, toplumun gerçeklerini yansıtırken çok çeşitli toplum kesimlerinden seçilmiş şahıs dünyasını hikâyelerine taşımıştır. Bu şahıslar dünyasının küçük insan tipleriyle dolu olması, ilk söylenmesi gereken genel özelliklerden biridir.

Yukarıda sıraladığımız hikâye adlarından da anlaşılacağı üzere Orhan Kemal, bu küçük insanları bize sadece genel adlarıyla tanıtır. “Küçük, cemiyetin çarkları arasında ezilen sıradan insanlar (…) ekseriyetle ‘kadın’, ‘adam’ veya ‘çocuk’turlar. İsimleri bir veya iki yerde geçse bile hikâye boyunca isimleri hatırlanmaktan mahrum olan bu insanlar, ‘adam’, ‘kadın’ veya ‘çocuk’ isimlendirmesi ile rollerini sürdürürler.”

Genel olarak bu kadroyu çocuklar, işçiler ve işsizler, mahpûslar, diğer küçük insanlar olmak üzere, bu kısa makale bünyesi içerisinde başlıca dört grupta toplamamız mümkündür.

Orhan Kemal, iş, işsizlik, işçi ve sorunlarını işleyen yazar olarak tanınsa da bu tür konuların, onun bütün hikâyeleri içerisindeki yeri, sanılanın aksine çok fazla değildir. İşçi, işsiz ve sorunlarının işlendiği belli başlı hikâyeleri olarak şunlar gösterilebilir: Ekmek Kavgası: “Afaracı Hacı Ali”, “Uyku”, “Ekmek Kavgası”, “Mahalle Bekçisi Ali”. Sarhoşlar: “Kamyonda”, “Av”. Çamaşırcının Kızı: “Eski Gardiyan”, “Çöpçü”. Grev: “Grev”, “Dert Dinleme Günü”, “Kahvede”, “Can Sıkıntısı”, “Süpürgeci”. Kardeş Payı: “Kardeş Payı”, “İzin Günü”. İşsiz: “Kömürcü”, “Doğum”.

Orhan Kemal’in tarım ve fabrika işçileri olmak üzere iki tip işçiyi hikâyelerine aldığı gözlenmektedir. Bu iki tip işçi sınıfı dışında hamal, garson, inşaat vb. işçilerine hikâyelerde az da olsa yer verildiğini söyleyebiliriz. Örneğin, “Kardeş Payı” adlı hikâyede bir nevi patron konumundaki hamalbaşının mahiyetinde çalışan hamalları, kendi çıkarı uğruna kullanması konu edilir. Yazar, bu tip hikâyelerinde de, güçlü olanın, zayıfı ezmesini eleştirir. İşçilerin zor şartlar altında çalışmaları, işverenleri tarafından insafsızca, sömürüye varan bir tutumla çalıştırılmaları, emeklerinin karşılığının verilmemesi, işlerine süreklilik kazandırmak, geçimlerini devam ettirmek adına eylemsizliği tercih etmeleri, hikâyelerdeki işçilerin ortak özellikleri olarak sıralanabilir. Orhan Kemal, birkaç hikâyesi istisna tutulacak olursa, genellikle bu durum karşısında işçilerin nasıl tavır almaları gerektiği konusuna fazlaca değinmez. İşçilerin maddî sıkıntılarına çoğu zaman çözüm bulunamasa da, “Grev” adlı kitabına da ad olan “Grev” hikâyesine bu tutumun aksine, sömürü karşısında birlikte hareket edilirse hakların kazanılacağı düşüncesi hakimdir.

Tarım işçilerinin durumu da diğerlerinden farklı değildir. Onlar da tıpkı fabrika patronlarına çok benzeyen toprak ağalarının elinde karın tokluğuna çalışmaya mahkumdurlar.

Çalışanların yanında işlerini kaybetmiş, iş bulamamış ya da işten atılma korkusu taşıyan insanların hikâyelerine de rastlarız. Yazar, çalışanların çalışma şartlarına dikkat çekerken bir yandan da iş bulamayanların geçim sıkıntısına, işini kaybetme korkusunu taşıyanların günlük kaygılarına değinir.

Kahramanı çocuk olan, çocukların yaşamlarından kesitler sunan hikâyeler, Orhan Kemal’in hikâyeleri içerisinde oldukça fazla yer tutar. 250’ye yaklaşan hikâyeleri içerisinde 50 kadarının çocuk merkezli olması, bunun bir göstergesi kabul edilmelidir. Bunların büyük bir kısmı işçi çocuklar(ı)dır. Aile bütçesine katkı sağlamak maksadıyla  eğitimini yarıda bırakan çocukların her hangi bir sosyal güvenceye bağlı kalmadan, gerekirse hafta sonu ve geceleri fabrikalarda çalıştırılmaları Orhan Kemal’in en çok ilgisini çeken konudur. Orhan Kemal’in burada da amacı, toplumun aynı şekilde gelir düzeyi düşük kesimlerinden seçtiği karakterlerin acımasızca, zor şartlar altında çalıştırılmalarına karşı durmak, bu sosyal yaraya dikkat çekmektir. Çocukları konu edinen hikâyelerindeki çocuk kahramanlar, derinliği olmayan, düz karakterlerdir. Yazar onları çocuk psikolojisine başvurmadan  yüzeysel bir gözlemcilikle elde ettiği bilgiler ışığında bize sunar. Bu yüzden çocuk hikâyeleri başta olmak üzere, onun hikâyelerinde genel olarak psikolojik bir derinlik bulamayız. Var olan psikolojik özelliklerin de diyaloglar aracılığı ile sunulmaya çalışıldığı dikkat çekmektedir. Az önce söylediğimiz gibi yazar, bize bir takım davranış biçimlerinin ötesinde, durumu tespit etmek istemiş, onları ekonomik düzensizliğin içerisinde eriyip giden, yok olan değerler olarak ele almıştır. Çocuk merkezli ve çocuk etrafında gelişen olaylara değindiği hikâyelerinin başlıcaları şunlardır: Ekmek kavgası: “Bir Öksüz Kız Etrafında”, “Çocuk Ali”, “İneğin Biri- Babalar ve Oğullar”. Sarhoşlar: “Balık”, “Kamyonda”, “Ayşe Hoca”, “Büyükler ve Küçükler”. Arka Sokak: “Harika Çocuk”. Kardeş Payı: “Çocuk”, “Arslan Tomson”, “Üç Arkadaş”. Dünyada Harp Vardı: “Çikolata”, “Arı Ölüsü”, “Kovboylar”, “Fırlama”. Önce Ekmek: “Önce Ekmek”, “Bir Çocuk”, “Çocuklar”, “Sevmiyordu”, “Sağ İç”.

Çocuğu konu alan ilk hikâyesi “Balık”, yazarın hikâyelerinde çocuğun işlevi hususunda bize ipuçları vermektedir. Yazar, yoksul bir ailenin üyesi olan küçük Altan’ın ilk defa balık yiyecek olmasını, bunu bir gurur ve övünme meselesi yapmasını, diğer hikâyelerinde olduğu gibi,  ekonomik sıkıntılar içerisinde büyüyen bir çocuğun dramını yansıtmada kullanmıştır. Orhan Kemal’in çocukları, yoksul aile çocukları olduğu halde, geleceğe umutla bakan bir bakışları vardır.

Orhan Kemal’in, hikâyelerini yazarken kendi yaşam tecrübelerinden yeterince yararlandığı bilinmektedir. O, hikâyelerinde daha çok tanığı olduğu yaşam biçimlerini ve kişilerini ele alır. Bir söyleşisinde buna değinen Orhan Kemal, “Evet, ben tanıdığım insanları yazdım. Tanıdığım, konuştuğum, birlikte sigara içtiğim, sırtımı sıvazlayan insanları yazdım. Ben bu insanları inceledim, araştırdım.” diyerek cevap verir ve devamlı yoksul, dar gelirli kişilerin yaşamlarını anlatmasını da şöyle açıklar: “Hep işçiyi, hep köylüyü anlatmak gibi bir inadın sonucu değil bu. Gerçekçi bir yazar en iyi bildiği şeyi yazmalıdır. İşçi ve köylüler çocukluğumdan beri içime öylesine yerleşmişler ki. (…) Halli vakitlilerden de, bildiğim kadar söz ediyorum. Keşke daha geniş tanısam onları da, kitaplar doldursam.”

Orhan Kemal, askerlik görevini yerine getirirken Nazım Hikmet ve Maksim Gorki’nin eserlerini okuduğu ve komünizm propagandası yaptığı suçlamasıyla tezkereyi almasına kırk gün kala mahkemeye çıkarılır ve tutuklanır. Yaklaşık beş yıl süren hapishane yaşamı, ona bir çok hikâyesinin yazımında kaynaklık etmiştir. Özellikle uzun bir hikâye olan 72. Koğuş, yazarın hapishane yaşamına ait gözlemleriyle yazılmıştır. Bu ve hapis günlerinde  yazıldığını bildiğimiz Ekmek Kavgası’ndaki “Revir Meydancısı Yusuf”, “Ekmek Sabun ve Aşk”; Çamaşırcının Kızı’ndaki “Ayşe ile Fatma”, “Eski Gardiyan”, “Recep”; Grev’deki “Nurettin Şadan Bey”; Dünyada Harp Vardı’daki kitapla aynı adı taşıyan hikâyelerde yazar sadece mahkumların yaşantılarını vermez, onların bu mekana nasıl ve niçin düştükleri üzerinde durur, bu bağlamda ülke sorunlarını gündeme getirir, onları tartışır. Tabii bütün bunlar bir hikâye biçiminin dışına çıkılmadan yapılır. Orhan Kemal, hapishane konulu hikâyelerinde hapse düşmüş kişilerle yetinmez, bu çerçevede gardiyanlar ve diğer hapishane görevlilerini de ele alır. Yazar, bu tür hikâyelerinde de en önemli sorun olarak ekonomik zorlukları gösterir. Hapistekiler dışarıda peşlerini bırakmayan yoksullukla ve onunla gelen kötülük ve çirkinliklerle burada da mücadele etmek zorundadırlar. Varlıklı kişiler, her zaman olduğu gibi bu mekanlarda da kendilerinden gelir düzeyi düşük olanlara aynı ezici yaklaşımını sürdürürler.

Orhan Kemal’in hikâyelerindeki hemen bütün insanlar, toplumun en alt tabakasında yaşam süren proletaryadır. Bunun başta gelen nedenleri arasında yaşadığı, içinde bulunduğu, gözlemlediği, tanığı olduğu kişileri ve onların ekmek kavgasını, toplumda var olma mücadelesini, dramını eserlerine alması gösterilebilir. Yukarıda gruplandırmalara almadığımız, ama Orhan Kemal’in Hikâyelerinde görülen daha bir çok küçük insan tiplerine rastlayabiliriz. Geçim derdinden istemeyerek de olsa kötü yola düşmüş kadınlar, fakirlikten kurtulma çaresini artist olmakta bulan genç kızlar, varlıklı insanlara hizmet eden gündelikçiler, çok düşük ücretle çalışmalarından ötürü kışın giydiklerini yazın da giymek zorunda kalan küçük memurlar, muhasebeciler, umut peşinde köyden kente göç eden ve gecekondularda yaşamak zorunda kalanlar, avare bir yaşantı sürenler, arzuhalciler, işten çıkarılma korkusu yaşayanlar ve daha bir çok küçük insan manzaralarını bulmak mümkündür. Orhan Kemal’in küçük insanları ekmek peşinde koşan, toplumda kendine yer bulma çabasında, sıkıntılı bir karakter görünümdedirler.

Sözümüzün başında söylediğimiz gibi Orhan Kemal, hikâyeleriyle insanlığa ait değerleri gün yüzüne çıkarma, toplum tarafından kötü olarak nitelendirilen bir insanda bile iyi bir özellik bulunduğunu ispatlama peşindedir. Ona göre hiçbir insan, yüzüne söylenmesini istemeyeceği, utanacağı bir eylemi isteyerek gerçekleştirmez. İşte sanatçı öncelikle, insanı istenmeyen davranışlara sürükleyen nedenler üzerinde durmalı ve ardından kahramanın özündeki iyiliği, onlardaki aydınlık yönü bulup çıkarmalıdır.

Orhan Kemal’in hikâyeleri genel olarak böyle bir toplumcu gerçekçilik anlayışı çerçevesinde şekil kazanmıştır. Onun hikâyelerini kuşatan “aydınlık gerçekçilik”in iki temel çıkış noktası budur, diyebiliriz. Bunun örneklerini bir çok hikâyesinde bulmak mümkündür. “Teber Çelik’in Karısı” hikâyesinde yazar, Teber Çelik’in karısı Seyran’ı fuhşa sürüklerken bu nedenlerden sadece biri üzerinde durur. Orhan Kemal, Seyran’ı fuhuş yapmaya zorlayan, kocasının kendisini başka kadınlarla aldatması, kumar oynama alışkanlığı vb. birtakım gerekçeler öne sürerken bunların içerisinde en geçerli neden olarak ekonomik zorlukları önceleyerek hikâyesini sunar. Çünkü, beton amelesi Teber Çelik’in karısı Seyran, tek gözlü kerpiç evlerinde kocasının kazandığı üç beş lirayla almayı ümit ettiği bulgur aşının hayaliyle her günün akşamını beklemekte, bu da olmayınca yarım somunla tahin helvası olsun almak istemekte, fakat bakkala olan borçları yüzünden alamamaktadır. Üstelik dört yaşındaki oğlu Kasım, “yalınayak, yarı beline kadar ıslak” şehrin dört bir yanında dilencilik yaparak evin geçim derdine biraz olsun çare aramaktadır. Seyran, Teber Çelik’in kendisini aldattığını duymasıyla son kararını vermiş olsa dahi,  onu kocasının arkadaşı inşaat bekçisiyle beraber olmayı zorlayan asıl neden işin içinden çıkılmaz geçim sıkıntısıdır.

İnsanı kötülüğe iten sadece ekonomik sıkıntılar değildir. Bireyin bu kötülüğünden biraz da toplum sorumludur. Yazar, “Bir Kadın” hikâyesinde yirmi iki yaşındaki güzel köylü kızının eylemlerini bozuk toplum yapısının içindeki çaresizliği ile açıklar. Ona göre bu toprak işçisi kız, bir başka kızla kaçan sevdiği insanı bulma gibi oldukça masum bir amaçla şehre gitmiş, fakat bir yandan parasızlık, diğer yandan da tek başına üstelik ortalıkta yaşayan kadınlara toplumun bakışı nedeniyle ‘kötü kadın’ olmuştur. Her şeye rağmen bu bozuk toplum yapısının içinde iyi kalmayı başarabilmiş insanlara rastlamak her zaman mümkündür. Yazar bu hikâyesini de ortada kalmış bu kadına sahip çıkan bir karakteri anlatarak hikâyesini bitirir.

Yazarın, işinden atılan belediye işçisinin tekrar işe alınması konusunda duyduğu güvenin boşa çıkmasında en önemli neden olarak çevresinde olup bitenlere karşı duyarsızlaşan toplumu “Çöpçü”de, işsiz bir babanın çaresizlikten kızının biriktirdiği parayı ondan habersiz alması, bir ölçüde çalma psikolojisi ile bunu yapması “Hırsız”da, aç da olsa, fahişe de olsa gururunu kaybetmeyen bir kadının olumlu yanını “Kötü Kadın”da ortaya koymaya çalışması bu gerekçelerden dolayıdır.

Orhan Kemal, hikâyelerini yukarıda sözünü ettiğimiz bu iki temel yaklaşımla yazarken bireyi toplum içerisinde yalnız düşünür. Bireyi kötülüğe sevk eden nedenler üzerinde yeterince durmakla birlikte, onu bu kötülükten alıkoyacak etkilere fazla değinmez.  Onu biraz çaresiz, umutsuz, güçsüz ve kaygılı hayal eder. Bu yüzden Orhan Kemal’in küçük insanlarını edilgen ve toplumsal yazgılarına boyun eğmiş buluruz.

 Orhan Kemal’in küçük insanlarının yalnız olması, eş ve çocuk gibi dar bir aile ve çevre içerisine sıkıştırılması, insanı kötülükten alıkoymada etkili olduğunu düşündüğümüz amca, dayı, hala, teyze vb. yakın akraba çevresinden ve ilişkilerinden soyutlanması, hikâyeleri aracılığı ile toplumsal gerçekçiliğin yansıtılmasındaki aksayan yanlardan biri olarak gösterilebilir. Orhan Kemal hikâyelerinin, Türkiye toplumsal gerçeği ile örtüşmesini engelleyen bir başka etken de olumsuzlukların çıkış kaynağı olarak sürekli belirli birkaç neden üzerinde duruluş olması ve bu bağlamda varlıklı kişilere yönelik getirilen acımasız eleştirilerdir. Orhan Kemal, yoksulluğu insanların çirkinliklere yönelmesindeki başlıca etkenler arasında gösterirken, varlıklı insanların da aynı olumsuzlukları sergilemesi, ‘sorun’un başka yerde aranması gerektiğini anımsatan önemli bir anlatım özelliği olarak karşımızda durmaktadır.

Orhan Kemal’in bu temel yaklaşımları, aynı zamanda aynı tarihsel ve toplumsal koşullar altında, kişilik ve kimlik yapısı ne olursa olsun, insanın aynı ve değişmez davranış biçimlerine yöneldiğini iddia eder ki bu, toplumsal olayları diyalektik materyalizm bakış açısıyla yorumlamanın sonucudur. Onun var olma mücadelesinde çevresel etkilere gerektiğinden fazla önem verme, bir ölçüde bireyin özgür iradesini yadsımadır. Birey her ne kadar mayasında iyilik, güzellik ve tüm değerler adına bir cevheri barındırıyorsa da, toplum içinde istenmeyen davranış biçimlerini sergileyenler oldukça fazladır. Kendisinden beklenmeyen bir davranıştan, temelde o eylemi gerçekleştireni sorumlu tutmadan, kötü olarak nitelendirilen eylemlerini toplumun bozulmuşluğu, ekonomik dengesizliği ile açıklamak yeterli olmayacağı kanısındayız.